وَقَالَ ٱلْمَلِكُ ٱئْتُونِى بِهِۦ فَلَمَّا جَآءَهُ ٱلرَّسُولُ قَالَ ٱرْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ ٱلنِّسْوَةِ ٱلَّٰتِى قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ إِنَّ رَبِّى بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ
"Kral: 'Onu bana getirin' dedi. Elçi ona gelince: 'Efendine dön ve ona sor: Ellerini kesen o kadınların derdi neydi? Şüphesiz Rabbim onların tuzağını bilendir' dedi."
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı ayetin sırasıdır: çağrı gelmiş (i'tûnî bihî), elçi ulaşmış (fe-lemmâ câehü'r-resûl), ve cevap bir geri gönderme olmuştur (irci' ilâ rabbik).
Talebin içeriği kaydedilmelidir: çıkmak değil — soruşturma. Fes'elhü mâ bâlü'n-nisveti'llâtî kattâne eydiyehünn.
Yani istenen şey, çıkmadan önce temize çıkmaktır. Bunu kendi okumam olarak veriyorum; dayanağı, sorunun içeriğidir: soru, olayın kendisini değil kadınların durumunu konu ediyor — yani suçlama kaynağının yeniden açılmasını.
| Yûsuf 12/50 | mâ bâlü'n-nisveti'llâtî kattâne eydiyehünn | "Ellerini kesen o kadınların durumu/derdi neydi?" |
ب-و-ل kökü: hâl, durum, akla gelen şey. Bâl — hâl; ve hatara bi-bâlihî — aklına geldi. Terkip, "durumu neydi?" anlamında bir soru kalıbıdır.
Ve sorunun biçimi kaydedilmeye değer: kimse suçlanmıyor. Soru, olayı yeniden gündeme getiriyor ama bir isnat içermiyor. Bunu bir gözlem olarak veriyorum; dayanağı, cümlede fiilin kadınların kendi fiili olmasıdır (kattâne eydiyehünn) — yani onların bilinen bir davranışı hatırlatılıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki cümlenin yan yana durmasıdır: soruşturma isteniyor ve aynı anda, sonucun zaten bilindiği söyleniyor. Yani hukukî temize çıkma, bilinme ihtiyacından değil — insanlar arasındaki konumdan doğuyor.