يَٰصَٰحِبَىِ ٱلسِّجْنِ ءَأَرْبَابٌ مُّتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ ٱللَّهُ ٱلْوَٰحِدُ ٱلْقَهَّارُ · مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِۦٓ إِلَّآ أَسْمَآءً سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَٰنٍ
Yâ sâhıbeyi's-sicni e-erbâbün müteferrikûne hayrun emillâhü'l-vâhıdü'l-kahhâr · Mâ ta'büdûne min dûnihî illâ esmâen semmeytümûhâ entüm ve âbâüküm mâ enzelallâhü bihâ min sultân · İni'l-hukmü illâ lillâh · Emera ellâ ta'büdû illâ iyyâh · Zâlike'd-dînü'l-kayyimü ve lâkinne eksera'n-nâsi lâ ya'lemûn
"'Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi hayırlı, yoksa bir ve kahredici olan Allah mı? O'ndan başka taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'ındır. O, yalnız kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur; fakat insanların çoğu bilmez.'"
Bu ayetteki delil Zümer 39/29'da başka bir biçimde işlendi ve iki ayet doğrudan karşılaştırılabilir. Zümer'de kaydedilenler:
Örnek, o günün hayatından alınmıştır: birden fazla sahibi bulunan bir köle ile tek sahibi olan bir köle. مُتَشَٰكِسُون — kök ش-ك-س: huysuz, geçimsiz, çekişen… Ayet çokluğun teorik yanlışlığını tartışmıyor — pratik sonucunu gösteriyor. Birden çok sahibi olan kişi, kime göre davranacağını bilemez; her biri ayrı şey ister, hiçbirini tam memnun edemez. Yani mesele bir inanç tartışması olmaktan çıkıp bir yön meselesi hâline getiriliyor.
| Zümer 39/29 | Yûsuf 12/39 | |
|---|---|---|
| Biçim | Temsil — iki köle anlatılıyor | Doğrudan soru — temsil yok |
| Anahtar kelime | Şürakâü müteşâkisûn (ش-ك-س — çekişen) | Erbâbün müteferrikûn (ف-ر-ق — dağınık) |
| Sorunun biçimi | Hel yestaviyâni meselâ — eşit olurlar mı | Hayrun em… — hangisi daha hayırlı |
| Muhatap | Genel | İki zindan arkadaşı — adı verilmiş kişiler |
| Karşı taraf | Racülen selemen li-racül — tek sahibine teslim adam | Allâhü'l-vâhıdü'l-kahhâr — iki isimle |
Ve fark kaydedilmeye değer, kendi okumam olarak veriyorum: Zümer'de mesele kölenin hâli üzerinden anlatılıyordu — yani muhatap kendini kölenin yerine koyuyordu. Yûsuf'ta temsil yok, çünkü muhataplar zaten o durumdadır: zindanda, birilerinin emrinde iki genç. Sahne, temsile ihtiyaç bırakmıyor.
مُتَفَرِّقُون — kök ف-ر-ق, V. bâb: dağılmak, parçalanmak. Sıfat rabler için kullanılıyor: birbirinden ayrı, dağınık.
ٱلْوَٰحِدُ ٱلْقَهَّارُ — İki isim birlikte geliyor ve bu, Kur'an'da bir kalıptır. İhlâs, Duhâ ve Sâd 38/65-66'da bu isim çifti tablolandı:
Sâd'de kaydedilen: ismin geçtiği yerlerin neredeyse tamamında el-Vâhıd ile birlikte gelir (Yûsuf 12/39; Ra'd 13/16; Sâd 38/65; Zümer 39/4; Ğâfir 40/16).
Oraya dayanıyorum. İhlâs'de de bu ayet, "Allâhu vâhid" denebilecekken ehad denmesi tartışılırken örnek verilmişti.
Ve iki ismin bir arada gelmesinin işi kaydedilmelidir: vâhid sayıyı, kahhâr gücü bildiriyor. Soru "kaç tane" ile başlamıştı (müteferrikûn); cevap hem sayıyı hem gücü veriyor. Bunu kendi okumam olarak veriyorum; dayanağı, sorunun ve cevabın aynı düzlemde kurulmuş olmasıdır.
Bu ifade Necm 53/23'te (in hiye illâ esmâün semmeytümûhâ entüm ve âbâüküm) ayrıntılı çözümlendi ve buraya mutlaka dayanmak gerekiyor. Orada kaydedilenler:
Kök: س-م-و. Dilcilerin çoğunluğu ismi bu köke bağlar: ad, bir şeyi yükselten, onu diğerlerinin arasından çıkarıp görünür kılan şeydir. Ayet "yanlış isimlendirdiniz" demiyor; "isimlendirdiniz" diyor. Eğer "yanlış ad koydunuz" denseydi, doğru bir adın olabileceği ima edilirdi. Ayet fiilin kendisini gösteriyor: ad koyma işlemi, ortada adlandırılacak bir şey olduğunu ispat etmez. İnsan zihni, bir ad duyduğunda ona karşılık gelen bir şey olduğunu varsayar… Ayet bu otomatik varsayımı kesiyor. Ad, insanın koyduğu bir işarettir; işaretin varlığı, işaret edilenin varlığını gerektirmez. سُلْطَان — burhân ya da beyyine denebilirdi; sultân denmiş — ve kökünde hâkimiyet var. Bu adların, sizi bağlayan bir gücü yok.
| Necm 53/23 | Yûsuf 12/40 | |
|---|---|---|
| Özne | İn hiye illâ esmâ' — onlar (üç ad kastediliyor) | Mâ ta'büdûne … illâ esmâ' — taptığınız şeyler |
| Kalıp | İn … illâ | Mâ … illâ |
| Odak | Adlandırılan şey | Adlandırılana yapılan fiil — ibadet |
Fark kaydedilmeye değer ve kendi okumam olarak veriyorum: Necm'de cümlenin öznesi putlardır; Yûsuf'ta özne ibadet fiilidir. Yani burada boşa çıkan yalnız ad değil, ada yöneltilen davranıştır.
Ve aynı cümle sûrede bir kez daha, başka bir ağızdan geçecek: 67. ayette babanın sözünde. İki yerde de aynı kalıp, aynı kelimeler.
| Ayet | Kim söylüyor | Bağlam |
|---|---|---|
| 40 | Yûsuf — zindanda | Tevhid — kime kulluk edileceği |
| 67 | Baba — oğullarını uğurlarken | Tedbir — alınan önlemin sınırı |
Bu, sûre içinde sayılabilir bir tekrardır. Ve kendi okumam olarak ekliyorum: aynı cümle bir kez inanç, bir kez tedbir bağlamında kullanılıyor. İkisinde de yaptığı iş aynıdır: son sözün nerede olduğunu belirlemek.
ٱلدِّينُ ٱلْقَيِّم — ق-و-م kökü: dosdoğru duran, dengede olan. Kök Kehf 18/1-8'de (kayyimen) ve Bakara 2/255'te (el-Kayyûm) işlendi. Tekrarlamıyorum.