وَقَالَ نِسْوَةٌ فِى ٱلْمَدِينَةِ ٱمْرَأَتُ ٱلْعَزِيزِ تُرَٰوِدُ فَتَىٰهَا عَن نَّفْسِهِۦ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا · فَلَمَّا رَأَيْنَهُۥٓ أَكْبَرْنَهُۥ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا هَٰذَا بَشَرًا إِنْ هَٰذَآ إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ
Ve kāle nisvetün fi'l-medîneti'mraetü'l-azîzi türâvidü fetâhâ an nefsihî kad şeğafehâ hubbâ innâ le-nerâhâ fî dalâlin mübîn · Fe-lemmâ semiat bi-mekrihinne erselet ileyhinne ve a'tedet lehünne müttekeen ve âtet külle vâhidetin minhünne sikkînen ve kāleti'hruc aleyhinn · Fe-lemmâ raeynehû ekbernehû ve kattâne eydiyehünne ve kulne hâşâ lillâhi mâ hâzâ beşeran in hâzâ illâ melekün kerîm
"Şehirdeki bazı kadınlar: 'Vezirin karısı, delikanlısını elde etmek istiyormuş; sevgi onun bağrına işlemiş. Doğrusu biz onu apaçık bir yanılgı içinde görüyoruz' dediler. Kadın onların dedikodusunu duyunca onlara haber gönderdi, onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırladı, her birine bir bıçak verdi ve 'Çık karşılarına!' dedi. Kadınlar onu görünce çok büyüttüler, ellerini kestiler ve 'Hâşâ! Bu bir insan değil; bu ancak değerli bir melektir' dediler."
ش-غ-ف kökü: شَغَاف (şeğâf) — kalbi saran ince zar, kalp perdesi. Fiil: bu zara ulaşmak, kalbin en iç kabuğuna işlemek.
Kelime Kur'an'da yalnız burada geçer. Ve resmi kaydedilmeye değer: sevgi, kalbin içine değil — kalbi saran zara işlemiş olarak anlatılıyor. Dilciler bunu "en derine varmak" olarak açıklar.
حُبًّا — temyîz olarak mansûb: "sevgi bakımından". Arapçada temyîz, cümledeki belirsizliği ayıran öğedir. Yani "onu şu bakımdan işlemiş: sevgi."
Ve dizim nüktesi burada: kadınların söylediği söz, ayetin sonraki cümlesinde mekr diye adlandırılıyor — fe-lemmâ semiat bi-mekrihinne.
م-ك-ر kökü: gizlice, dolaylı yoldan bir sonuca yönelmek. Kök Fâtır (Melâike) 35/43'te (ve lâ yehīku'l-mekru's-seyyiü illâ bi-ehlih) ayrıntılı işlendi. Tekrarlamıyorum.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin seçimidir: söylenen söz görünüşte bir kınamadır. Metin ona "mekr" diyor — yani sözü, söyleyenin amacına göre adlandırıyor.
Ve ev sahibesinin yaptığı iş, ayette adım adım sayılıyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı fiillerin sırasıdır:
| Sıra | Fiil | Ne |
|---|---|---|
| 1 | Erselet ileyhinn | Çağırdı |
| 2 | A'tedet lehünne müttekeen | Dayalı bir sofra hazırladı |
| 3 | Âtet külle vâhidetin minhünne sikkînen | Her birine bir bıçak verdi |
| 4 | Kāleti'hruc aleyhinn | "Çık" dedi |
Üçüncü adım kaydedilmeye değer: bıçaklar önce dağıtılıyor, çıkış sonra oluyor. Yani sahne, sonucu üretecek biçimde önceden kuruluyor. Ve bu, kadının kendi durumunu savunma yöntemidir: kınayanları aynı duruma sokmak.
مُتَّكَأ — kök و-ك-أ: yaslanmak. İttikâ — dayanmak. Kelime, üzerine yaslanılan minderli oturma düzenini ve ona bağlı ikramı anlatır. Dilciler kelimenin hem "yaslanacak yer" hem "orada sunulan yiyecek" anlamına geldiğini kaydeder.
Aynı yapının Kur'an'daki en bilinen örneği: "Bu bir beşer değildir" — مَا هَٰذَا بَشَرًا (Yûsuf 12/31). Aynı kalıp, aynı işlev: bir şeyin bir şey olmadığını kesin biçimde ilan etmek.
Oraya dayanıyorum. Kalıp mâ'nın leyse gibi amel etmesidir (Hicaz lehçesi): haber mansûb gelir — beşeran. Bu, kesinlik bildiren bir olumsuzlamadır.
Ve hemen ardından gelen cümle aynı işi tersinden yapıyor: in hâzâ illâ melekün kerîm — in … illâ hasr kalıbı. Bu kalıp Necm 53/4'te ayrıntılı çözümlendi.
Yani iki cümle bir arada: bir şey reddediliyor, yerine bir şey konuyor. İkisi de kesinlik kalıbıdır.
Ve şu kaydedilmelidir, kendi okumam olarak: kadınların sözü bir övgü değil, bir savunmadır — nitekim ev sahibesi bunu böyle kullanacak: fe-zâlikünne'lledî lümtünnenî fîh (32). Sahne, kınamanın haksızlığını göstermek için kurgulanmıştı ve amacına ulaşıyor.
حَٰشَ لِلَّهِ — Arapçada tenzîh (uzak tutma) ifadesidir: "Allah için, bu olamaz." İfade sûrede iki kez geçiyor: burada (31) ve 51. ayette — ve ikincisinde aynı kadınlar Yûsuf hakkında mâ alimnâ aleyhi min sû' diyecekler. İki yerde de aynı ifade, aynı kişi hakkında.
Yûsuf 12/32: ve le-yekûnen mine's-sâğirîn (وَلَيَكُونًا مِّنَ ٱلصَّٰغِرِينَ)
Fiilin sonundaki nûn-i te'kîd-i hafîfe, mushafta elif ile yazılmıştır (tenvin gibi). Bu, Kur'an'da yalnız iki yerde görülen bir imlâdır ve Alak'de öteki örnekle birlikte kaydedildi. Oraya dayanıyorum.
Ve tehdidin içeriği kaydedilmelidir: iki şey — zindan ve küçük düşme (es-sâğirîn). Bir sonraki ayette Yûsuf birincisini kendisi isteyecek.