وَمِن شَرِّ ٱلنَّفَّٰثَٰتِ فِى ٱلْعُقَدِ
| Kelime | Anlamı |
|---|---|
| نفخ (nefh) | Tükürüksüz üfleme; sadece hava. Sûra üflemek bu kelimeyle anılır |
| نفث (nefs) | Az bir tükürükle, hafifçe üfleme. Ağızdan çok az bir nem çıkar |
| تفل (tefl) | Tükürerek üfleme; nemin belirgin olduğu hal |
Ayette ortadaki seçilmiş. Bu, tarif edilen işin fiziksel niteliğini gösteriyor: sesle ve nefesle yapılan, ama tamamen "havada kalmayan" bir iş. Okunan bir sözün, üflenerek bir nesneye aktarıldığı düşünülen bir işlem.
Kelimenin başka kullanımları da var. Yılanın zehir püskürtmesi için kullanılır. Ve şiir için: Araplar şairin ilhamını "nefs" ile anlatırdı — bir şeyin içe üflenmesi. Hadis kaynaklarında Peygamber'e nispet edilen bir sözde "Rûhu'l-Kudüs kalbime üfledi (nefese fî rav'î)" ifadesinin geçtiği nakledilir. Yani kök, hayırlı bir aktarma için de kullanılabilir; ayetteki olumsuzluk kelimenin kendisinden değil, bağlamdan gelir.
Kalıp: نَفَّاثَات — fe''âle kalıbının çoğuludur. Bu kalıp Arapçada mübalağa bildirir: işi çok yapan, o işle özdeşleşmiş olan. Allâme (çok bilen), rahhâle (çok gezen) gibi. Yani ayet, bir kez üfleyeni değil, bunu iş edinmiş olanı anlatıyor.
Kök: ع-ق-د. Somut anlamı düğüm atmak, bağlamak, iki ucu birbirine bağlamaktır. Ukde — düğüm; çoğulu ukad.
- akd (عقد): sözleşme. İki tarafın birbirine bağlanması. Kur'an'da: "Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin" (Mâide 5/1). Yeminin "bağlanması" için de kullanılır (Mâide 5/89).
- akîde (عقيدة): inanç. Kalbin kendisine bağlandığı şey.
- i'tikad (اعتقاد): inanmak; bir şeye düğümlenmek.
- ukde mecazî olarak: düğüm, çözülemeyen mesele. Mûsâ'nın duasında geçer: "Dilimdeki düğümü çöz" (Tâhâ 20/27).
Yani Arapçada "bağlanmak" hem fiziksel hem hukukî hem itikadî bir kavramdır. Ayetin seçtiği kelime, bu ağın içinde durur.
Ayet somut bir pratiğe işaret ediyor: bir ipe düğüm atmak ve her düğümün üzerine bir şeyler okuyup üflemek. Bu, İslam öncesi Arabistan'da ve daha geniş bir coğrafyada bilinen bir sihir biçimiydi. Düğüm, hedef alınan kişiyle kurulan sembolik bağı temsil eder; üfleme, sözün o bağa yüklenmesidir. Düğümün çözülmesi ise etkinin kaldırılması sayılırdı.
Uygulamanın kendisi hakkında tarihsel bilgi vardır; ayrıntısı ve bölgesel biçimleri dinler tarihi ve etnografyanın konusudur.
Kelime dişil çoğul (müennes cem) gelmiştir. Bu, üzerinde en çok durulan noktalardan biridir ve nakledilen izahlar şunlardır:
| İzah | Gerekçesi |
|---|---|
| Kadın büyücüler | O dönemde bu işi çoğunlukla kadınların yaptığı; lafzın en doğrudan karşılığı |
| "Üfleyen nefisler" (en-nüfûsü'n-neffâsât) | Arapçada nefs dişildir; mevsûf (nitelenen kelime) gizlenmiş, sıfat kalmıştır. Bu okumada cinsiyet meselesi tamamen ortadan kalkar |
| "Üfleyen topluluklar" (el-cemâât) | Cemâat dişildir; aynı mantık |
| Mübalağa te'si | Fe''âle kalıbındaki te, dişilik değil aşırılık bildirir (allâme, râviye gibi). Bu durumda kelime cinsiyetsizdir |
| Ruhlar / nefisler genel olarak | Yukarıdakilerin kapsayıcı biçimi |
Bir uyarı gerekiyor. İkinci, üçüncü ve dördüncü izahlar, kelimenin dişil gelmesinin dilbilgisel bir zorunluluktan ya da mübalağadan kaynaklanabileceğini gösteriyor. Bu izahlar klasik tefsirlerde yer alır; sonradan uydurulmuş özürler değildir.
Ve ilkesel olarak şunu belirtmek gerekir: ayet bir cinsiyet hakkında hüküm kurmuyor, bir fiil hakkında kuruyor. Kur'an'ın genel yöntemi budur — vasıf tarif edilir, o vasfı kim taşırsa hükme dahil olur. Sûrenin diğer üç şer maddesi de (yaratılmışların şerri, karanlık, hasedçi) fiil ve hal üzerinden tanımlanmıştır; burada da tanımlanan iştir.
Bir de sonraki dönemlerde yapılan genişletici okumalar vardır: "düğümlere üflemek", fikirlere, kararlara, ilişkilere gizlice söz üfleyerek onları bozmak diye anlaşılmıştır. Bu okumayı ayetin lafzî anlamı olarak sunmuyorum — ayet somut bir pratikten söz ediyor. Ama kelimenin taşıdığı görüntü (sözle, gizlice, bir bağın üzerine çalışmak) bu genişlemeye elverişlidir ve "Bugüne bakan yönü" bölümünde buna döneceğim.
1. Bilinen bir uygulamaya işaret (ahd). Arapçada el- takısı, muhatabın bildiği belirli bir şeye işaret için kullanılır. İlk muhataplar bu pratiği biliyorlardı; "o üfleyenler" denmiş oluyor.
2. Karanlık ve haset her insanın karşılaşabileceği genel hallerdir; bu ise özel bir gruba ait bir eylemdir. Genel olanlar belirsiz, özel olan belirli gelmiş.
Bu ayet İslam düşüncesinde sihir tartışmasının merkezî metinlerinden biridir. Konuda toptancı bir hüküm kurmak yerine, tartışmanın zeminini göstermek daha doğru.
1. Sihir bir vakıa olarak anılır. Bakara 2/102, konunun en ayrıntılı ayetidir: Bâbil'de Hârût ve Mârût'a indirilenden söz eder, insanların "kişi ile eşinin arasını ayıracak şeyler" öğrendiğini söyler.
2. Ama aynı ayet, etkinin sınırını çizer. Aynı ayette şu kayıt vardır: "Oysa onlar, Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi." Bu cümle, sûrenin bütün mantığıyla birebir örtüşür: şer bağımsız bir güç değildir. Sihir bir istisna oluşturmaz.
3. Sihrin bir kısmı gözü aldatmadır. Mûsâ kıssasında: "İpleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden ona koşuyormuş gibi göründü" (Tâhâ 20/66) — burada anahtar kelime yuhayyelü, "hayal ettirildi"dir. Ve: "İnsanların gözlerini büyülediler" (A'râf 7/116). Ayrıca sihrin akıbeti için: "Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır" (Yûnus 10/81).
| Görüş | İddia | Dayanak |
|---|---|---|
| Sihir gerçek bir etkiye sahiptir | Bedende ve olaylarda gerçek değişiklik yapabilir — ama daima Allah'ın izniyle ve O'nun koyduğu sınırda | Bakara 2/102; bu ayetteki istiâze emri; genel rivayetler |
| Sihir hayal ve aldatmadır | Gerçek bir tesiri yoktur; göz boyama, telkin ve el çabukluğudur | Tâhâ 20/66'daki yuhayyelü; A'râf 7/116'daki "gözleri büyülediler" |
| Ara konum | Bir kısmı aldatma, bir kısmı telkin ve psikolojik etki; gerçek fiziksel tesir iddiası ayrı bir mesele | İki grup ayetin birlikte okunması |
Mu'tezile'nin genel eğiliminin ikinci görüşe yakın olduğu, Ehl-i sünnet kelâmcılarının çoğunluğunun ise birinci görüşe meylettiği söylenir. Ben tercih belirtmiyorum.
Fıkhî tarafına gelince: sihir yapmanın hükmü fıkıh kitaplarında ayrı bir bahistir ve mezhepler arasında ağırlık farkları vardır. Bu metinde fıkhî hüküm verilmez; sadece geleneğin sihir yapmayı ittifakla kötülediği, bunun bir ibadet ya da meşru bir meslek sayılmadığı kaydedilebilir.
Ayetin kendisinin söylediği şey ise dardır ve nettir: bundan Allah'a sığınılır. Sûre sihri tarif etmiyor, sınıflandırmıyor, karşı bir teknik öğretmiyor. Tek bir yön gösteriyor.