وَلَمْ يَكُن لَّهُۥ كُفُوًا أَحَدٌۢ
Kök k-f-' (kâf-fâ-hemze): denk olmak, eşit olmak, karşılığı olmak. Bu kök de Kur'an'da yalnızca bu ayette geçer — sûre, iki ayetinde iki tek geçişli kelime barındırıyor.
Küfüv (ya da kif', kefî'), bir şeyin başka bir şeyle aynı düzeyde, aynı ağırlıkta, karşılık gelebilir durumda olması demektir. Bir terazinin iki kefesinin dengelenmesi gibi. Kelime "benzer" (misl) ile aynı şey değildir: benzerlik nitelik ortaklığıdır, küfüv ise denklik ve karşılık gelebilirliktir.
Evlilikteki kullanımı. Kelimenin Arapçadaki en yaygın somut kullanımı evlilik bağlamındadır. Aynı kökten kefâet, evlenecek iki tarafın birbirine denk olması demektir — soy, din, meslek, mal gibi ölçüler üzerinden. Fıkıh kitaplarında ayrı bir bahis olarak işlenir; mezhepler kefâetin hangi ölçütleri kapsadığı ve ne derece bağlayıcı olduğu konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Burada bir hüküm aktarmıyorum; kelimenin dildeki yerini göstermek için değiniyorum.
Bu somut arka plan ayetin tonunu belirler. Küfüv, hukukî ve toplumsal bir kelimedir: iki tarafın bir araya gelebilmesi için gereken denklik. Ayet bu kelimeyi seçerek şunu söylüyor: Allah'ın karşısına konabilecek, O'nunla aynı kefeye oturtulabilecek hiçbir şey yoktur. Ne O'na eş olabilecek, ne O'nunla ortaklık kurabilecek, ne O'nunla karşılaştırılabilecek.
Kelimenin telaffuzunda kıraat imamları arasında farklar nakledilir (kufuwen, kufwen, hemzeli okuyuş). Bu farklar anlamı değiştirmez; sadece söyleyiş meselesidir.
Ayetin gramer yapısı şudur: lem yekun (olmadı) — lehû (O'na) — kufuwen (denk olarak) — ehad (hiç kimse).
Türkçedeki karşılığından bu düzenin ne kadar sıra dışı olduğu anlaşılmaz. Arapçada beklenen dizim şöyle olurdu: ve lem yekun ehadun kufuwen lehû — "hiç kimse O'na denk olmadı." Yani önce özne (ehad), sonra yüklem tamamlayıcısı (kufuwen), sonra tamlama (lehû).
1. lehû ("O'na") en öne alınmış. Arapçada normal yerinden öne çekilen öğe vurgu ve sınırlama kazanır. Cümlenin ağırlık merkezi "hiç kimse yoktur" değil, "O'na denk olmak diye bir şey yoktur" oluyor. Reddedilen, denkliğin genel olarak imkânsızlığı değil; özellikle O'nunla denklik kurulmasının imkânsızlığı.
2. kufuwen öznenin önüne geçmiş. Böylece "denklik" kavramı, kim olduğu söylenmeden önce reddedilmiş oluyor. Cümle şu ritimle akıyor: olmadı — O'na — denk — hiç kimse. Denklik fikri baştan devre dışı bırakılıyor, sonra da onu doldurabilecek her türlü özne siliniyor.
Bu dizim ayrıca fasılayı kurar: ehad sona geçtiği için ayet, sûrenin ilk ayetiyle aynı kelimeyle biter. Ses ve anlam aynı anda kapanıyor.
3. ayet soy bağını reddetmişti. Ama soy, denklik kurmanın tek yolu değildir. Bir varlık Allah'a şu yollarla da ortak edilebilir:
- Yaratmada ortak olarak (iki yaratıcı fikri)
- Yönetimde ortak olarak (bir alanın tanrısı, başka bir alanın başka tanrısı)
- Karşıt güç olarak (iyilik tanrısı — kötülük tanrısı ikiliği; Kur'an'ın indiği dönemde İran'daki dinî tasavvurlarda bu ikilik canlıydı)
- Vasıflarda eşit bir varlık olarak (felsefî düzeyde ikinci bir zorunlu varlık)
4. ayet bunların hepsini birden kapatır, çünkü küfüv kavramı bütün denklik türlerini kapsayacak genişliktedir. 3. ayet belirli bir iddiayı reddederken, 4. ayet reddin çerçevesini çizer.
Kur'an bu ilkeyi başka yerde de ifade eder: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ 42/11). Ve bu ilkenin kozmolojik sonucunu şöyle verir: "Eğer ikisinde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulurdu" (Enbiyâ 21/22).