وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أُو۟لَٰٓئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَىٰ رَبِّهِمْ وَيَقُولُ ٱلْأَشْهَٰدُ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ كَذَبُوا۟ عَلَىٰ رَبِّهِمْ … أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَفْتَرُونَ · لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ هُمُ ٱلْأَخْسَرُونَ
Ve men azlemü mimmeni'fterâ alallâhi kezibâ, ülâike yu'radûne alâ rabbihim ve yekūlü'l-eşhâdü hâülâi'llezîne kezebû alâ rabbihim, elâ la'netüllâhi ale'z-zâlimîn · Ellezîne yasuddûne an sebîlillâhi ve yebğûnehâ ıvecâ ve hüm bi'l-âhirati hüm kâfirûn · Ülâike lem yekûnû mu'cizîne fi'l-ardı ve mâ kâne lehüm min dûnillâhi min evliyâ, yudâafü lehümü'l-azâb, mâ kânû yestetîûne's-sem'a ve mâ kânû yubsırûn · Ülâike'llezîne hasirû enfüsehüm ve dalle anhüm mâ kânû yefterûn · Lâ cerame ennehüm fi'l-âhirati hümü'l-ahserûn
"Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kim olabilir? İşte onlar Rablerine sunulurlar ve şahitler: 'Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır' derler. Dikkat edin! Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir. · Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyan, onu eğriltmek isteyen ve âhireti inkâr edenlerdir. · Onlar yeryüzünde âciz bırakacak değillerdi; Allah'tan başka dostları da yoktu. Azap onlara kat kat verilir. Onlar işitmeye güç yetiremiyorlardı, görmüyorlardı da. · İşte onlar kendilerini ziyana uğratanlardır; uydurdukları şey de kendilerinden kaybolmuştur. · Hiç kuşkusuz onlar, âhirette en çok ziyana uğrayanlardır."
ع-و-ج kökü: eğrilik. Dilciler iki okunuş kaydeder: ıvec (kesreli) soyut şeylerdeki eğrilik — din, söz, huy; avec (fethalı) somut şeylerdeki eğrilik — duvar, ağaç.
Ve fiil kaydedilmelidir: yebğûnehâ — "onu ararlar, onun için çabalarlar". Yani eğrilik yolda kendiliğinden yok; aranıyor.
Bu ifade, dizinde tekrarlanan bir alana aittir. Fussilet 41/5'te (fî âzâninâ vakr) ve Ahkāf, Fâtır (Melâike)'de "işitiyorlar mı?" delili işlendi. Oraya dayanıyorum.
Buradaki fark kaydedilmelidir ve bir dil gözlemidir: cümle mâ kânû yesmeûn ("işitmiyorlardı") demiyor; mâ kânû yestetîûne's-sem' diyor — "işitmeye güç yetiremiyorlardı".
İstitâat (güç yetirme) fiilinin araya girmesi, olumsuzluğu bir kademe derinleştiriyor: mesele işitmemek değil, işitme imkânının kalmamasıdır.
Ve on beşinci ayetteki kalıpla karşılaştırılabilir: orada dünyadaki karşılık eksiksiz veriliyordu; burada işitme kapasitesi tükenmiş durumda. Bu bir karşıtlıktır ve metinden okunur.
ج-ر-م kökü: kesmek, koparmak; ve buradan suç. Kök dizinde birçok yerde işlendi (Şuarâ, Sâffât, Kamer, Mutaffifîn). Dilciler lâ cerame kalıbını "kesin olarak, kaçınılmaz biçimde" diye açıklar — kökteki "kesmek" fikri, tartışmanın kesilmesine dönüşmüştür.
Ve aynı kök sûrede bir kez daha, bambaşka bir yerde geçecek: ve lâ yecrimenneküm şikākī (89, Şuayb). İki geçiş ayrı işlerdedir ve orada ayrıca işlenecek.
Ve ayetin dizimi kaydedilmelidir: yirmi birinci ayette fiil (hasirû enfüsehüm), yirmi ikincide ism-i tafdîl (el-ahserûn). Yani önce eylem, sonra derece.