وَقَالَ فِرْعَوْنُ ٱئْتُونِى بِكُلِّ سَٰحِرٍ عَلِيمٍ … فَلَمَّآ أَلْقَوْا۟ قَالَ مُوسَىٰ مَا جِئْتُم بِهِ ٱلسِّحْرُ إِنَّ ٱللَّهَ سَيُبْطِلُهُۥ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ ٱلْمُفْسِدِينَ · وَيُحِقُّ ٱللَّهُ ٱلْحَقَّ بِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَوْ كَرِهَ ٱلْمُجْرِمُونَ
"Fir'avn: 'Bana bütün bilgili büyücüleri getirin' dedi. · Büyücüler geldiğinde Mûsâ onlara: 'Atacağınızı atın' dedi. · Attıklarında Mûsâ: 'Sizin getirdiğiniz şey büyüdür. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini düzeltmez' dedi. · Allah, suçlular hoşlanmasa da hakkı kendi sözleriyle gerçekleştirir."
| Okuma | Yapı | Anlam |
|---|---|---|
| 1 | Mâ ism-i mevsûl, es-sihru haber | "Getirdiğiniz şey, büyüdür" — tespit |
| 2 | Mâ istifhâm, cümle soru | "Getirdiğiniz şey nedir? Büyü!" — istifham + cevap |
İki okuma da nakledilir; tercih dayatmıyorum. Anlam her ikisinde de aynı yere varıyor: getirilen şey adlandırılıyor.
Ve dizimde kaydedilecek olan şudur: es-sihru belirli geliyor (marife). Yetmiş altıncı ayette Fir'avn'ın adamları sihrun mübîn (belirsiz) demişti. Aynı kelime, biri belirsiz biri belirli.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı belirlilik farkıdır: onlar hakka "bir büyü" dediler; Mûsâ, gerçekten büyü olan şeyi belirli olarak adlandırıyor. Yani kelime, ait olduğu yere iade ediliyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle olayın sonucunu olmadan önce bildiriyor. Ve sûrede aynı yapı otuz birinci ayette geçmişti: fe-se-yekūlûnellâh. İki yerde de sîn edatı, henüz olmamış bir şeyi kesin olarak veriyor.
Cümlenin dizimi kaydedilmelidir: ayet "bozguncuların işi bozuktur" demiyor; "Allah onu düzeltmez" diyor. Yani hüküm, işin niteliği hakkında değil, desteklenmemesi hakkında.
IV. bâb: bir şeyi gerçekleştirmek, sabit kılmak. Yani cümle "hakkı hak yapar" değil, "hakkı yerine oturtur" demektir.
Ve aracı belirtiliyor: bi-kelimâtihî — sözleriyle. Ve altmış dördüncü ayette aynı kelime geçmişti: lâ tebdîle li-kelimâtillâh. Sûre içinde doğrulanabilir bir bağdır: değişmeyen söz, hakkı gerçekleştiren araçtır.