قُلْ أَرَءَيْتُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَامًا وَحَلَٰلًا قُلْ ءَآللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى ٱللَّهِ تَفْتَرُونَ
"De ki: 'Söyleyin bakalım: Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını haram, bir kısmını helâl yaptınız. Size Allah mı izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?' · Allah'a yalan uyduranlar kıyamet günü hakkında ne sanıyorlar?"
Ayet bir yetki sorusudur ve sorunun biçimi kaydedilmelidir: âllâhu ezine leküm — "Allah mı izin verdi?"
Ve izin kelimesi sûrenin üçüncü ayetinden geliyor: illâ min ba'di iznih. Aynı kelime, biri şefaat biri hüküm için. Bunu bir lafız gözlemi olarak kaydediyorum.
STYLE gereği bir kayıt: bu tefsirde fıkhî hüküm verilmez. Ayetin lafzî olarak söylediği şey, helâl-haram belirleme yetkisinin nereden alındığıdır — belirli bir yiyecek listesi hakkında hüküm kurmuyorum.
Ve ayetin tarihî arka planı klasik kaynaklarda nakledilir: Arapların bazı hayvanları kendi koydukları kurallarla haram sayması. Kur'an bu uygulamayı başka yerlerde adlandırır (En'âm 6/136-140, Mâide 5/103). Bu bağlantıyı ayet düzeyinde veriyorum; ayrıntıya girmiyorum.
وَمَا ظَنُّ ٱلَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى ٱللَّهِ ٱلْكَذِبَ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ (60) — ve zann kelimesi bir kez daha, bu kez bir soru olarak.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: otuz altıncı ayette zan uyulan şeyti; burada hesaba dair bir beklenti olarak soruluyor. Aynı kelime, iki ayrı işte: biri delil yerine konuyor, öteki sonucu tahmin ediyor.